Kürt Sorunu'yla ilgili olarak "iyileştirme"ye yönelik bir dizi adım içeren ve resmî adı "Demokratik Açılım" olan fakat medya ve toplumca "Kürt Açılımı" olarak adlandırılan çalışma hayli zamandır gündemde. Söz konusu hükümet çalışması sayesinde, zaten hep sıcak bir mesele olan Kürt Sorunu, bu kez daha bir hararetli, daha yoğun ve daha açık konuşulur, tartışılır oldu.
Hemen her televizyonda, radyoda, gazetede, sokakta, kahvede, evde, iş yerinde artık bu konu konuşuluyor, akademisyeninden, siyasetçisine, askerinden, iş adamına, öğrencisinden, esnafına, işçisine, memuruna, köylüsüne kadar herkes bu konuyu tartışıyor. Gelinen noktada çok önemli adımların atıldığı, gerçekleştirilmesi çok zor, belki de "imkânsız" gibi gözüken pek çok işin gerçekleştirildiği -TRT Şeş, üniversitelerde Kürtçe bölüm vs. - söylenebilir, bunlar meselede mazlumun yanında saf tutan insanlara ilk bakışta iç açıcı, umut verici de gelebilir. Ancak, bu konuda gerçekçilikten ve şüpheden aslâ vaz geçmemek birincil ödev gibi görünüyor, öyle ki ülkede yaşanan pek çok olay sorunun çözümüne dair olarak atıldığı iddia edilen adımlara ve o adımları atanlara karşı adeta septik bakma gerekliliğini dayatıyor. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, sık sık bir yenisiyle karşılaştığımız bu olumsuz olaylar "cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülmüştür" sözlerini hatırlatıyor.
Önce Kafalarda Bir Açılım Yapmak Gerek!
6 - 7 Ekim tarihlerindeki IMF ve Dünya Bankası toplantısıyla ilgili olarak yapılan protesto gösterilerine karşı, bir vatandaşımızın da hayatını kaybetmesine yol açan artık alışılageldik olmuş sert polis müdahalesi hâlâ tartışılırken, Türkiye'nin demokrasi sorunu tartışmalarını tekrar alevlendiren bir olay daha yaşandı. Yıldız Teknik Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Özgür Sevgi Göral görevinden alındı. Sebep: Bir televizyon programında Kürt Sorunu'na ilişkin fikirlerini açıklamak. Bu antidemokratik uygulamaya imza atan YTÜ yönetimin açıklamasında kararı "kolluk güçlerinin tavsiyesi üzerine" aldığını belirtmesi ayrı bir skandal. Böyle bir hukuksuzluğun ve özgürlük düşmanlığının yapıldığı yerin bir üniversite, üstelik 1911 yılında kurulmuş, yurtiçinde büyük bir prestije sâhip olan bir üniversite olması ülkemiz adına çok üzücü ama şaşırtıcı değil. Olayın neden şaşırtıcı olmadığını açıklamak için de öyle çok uzun uzadıya tahliller yapmaya gerek yok, her sene açıklanan "dünyadaki en iyi 100 üniversite" listesine neden tek bir Türk üniversitesinin giremediğinin cevabı yaşanmış bu tek olaydan yola çıkılarak dahi verilebilir. Bırakın ilk yüzü 2007 yılının en iyi ilk beş yüz üniversitesi listesinde bile Türkiye'den sadece -o da epey aşağılarda olmak üzere- İstanbul Üniversitesi vardı! YÖK gibi darbe yadigârı bir kurumun denetiminde olan, sermayeye kapılarını sonuna dek açmış, öğrencileri birer müşteri gibi algılayan bu üniversitelerde pek bilim üretildiği söylenemez, durumu bu olan üniversitelerde de fikir özgürlüğü beklemek, bunu göremeyince de şaşırmak abes elbet. "Çağdaş nesiller yetiştirme"yi hedeflediğini iddia eden YTÜ yöneticilerinin, Türk üniversitelerinin bu bilimsizlik ve dünya çapında itibarsızlık gerçekliğinden kurtarmak için mesaî harcaması gerekmez miydi oysa? Ama nerede, zât-ı âlîleri için daha önemli işler var anlaşılan; Kasım 2008'de kadro hakkı almış bir akademisyenin beğenilmeyen fikirleri sebebiyle keyfî olarak işten çıkarılması gibi mesela!
Hâlen bir darbe anayasasıyla yönetilen bir ülkede anayasa değişikliği gibi tez elden yapılması gereken bir şeyi hükümet "uzun vâdede düşünülecekler" listesine koyuyorsa eğer, bu ülkede demokratikleşme adına çok şey beklememenin, sonrasında yaşanabilecek hayal kırıklıklarını önlemek için uygun olduğu söylenebilir. Bir ülkede bilim yuvaları olan üniversitelerde bir akademisyen "Kürtler vardır, siyasal talepleri ve mücadeleleri de vardır, eşit, özgür yurttaşlar olarak bir arada yaşamalıyız!" dedi ve resmî ideoloji üzerine eleştiri yaptı diye işten çıkartılabiliyorsa, işin daha kötüsü buna karşı doğru dürüst de bir ses çıkarılamıyorsa o ülkede demokrasi adına çok çok büyük, artık müzminleşmiş sorunlar var demektir. Bundan yaklaşık iki sene önce bir öğrenci dergisinde yazdığım yazıda, "bunların amacı 'dâr'ül-fünûn' olan üniversiteleri, 'dâr'ül-aceze'leştirmektir" demiştim, aynen tekrarlıyorum; amaç, düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, apolitik bir gençlik yaratmak; bu yönde işleyecek bir düzende de Göral gibi hocalara elbette ki yer yoktur! "Hocanın okuldan atılmasıyla hükümetin bir ilgisi yok, hem hükümet demokratikleşme ve açılımlar konusunda gâyet samimî" diyenler olabilir, bu umutlu arkadaşlara da bir hususu hatırlatmak gerekiyor. Bu hükümetin Başbakanı daha bir kaç sene önce Kürt Sorunu'yla ilgili olarak "sorunu yok sayarsanız yok olur!" dememiş miydi, hattâ daha ağırı da var, Şemdinli olaylarının sonrasında bölgede gelişen geniş çaplı protesto gösterileri dönemini hatırlayın, aynı Başbakan; "çoluk çocuk, kadın demeden vurun!" diye emir buyurmamış mıydı? "Onlar eskidendi canım" da denebilir, peki AKP - MHP polemiğinde, MHP'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan AKP sözcüsünün "mâdem o kadar milliyetçiydiniz, teröristbaşını niye asmadınız!" diyerek, idamı savunan ve Kürt sorunuyla ilgili resmî lâfızın bir devamı olan sözlerini nereye koyacağız? İdam savunuculuğuyla demokrasi ne kadar uyuşuyor?.. Gerçeklerin peşine düştükçe insan kendini sorular sormaktan alamıyor ama artık yazının da sonuna gelmiş durumdayız, son söz olarak "açılım" önce kafalarda yapılmalı, önce kafalar açılmalı diyelim ve yazımızı burada noktalayalım.
Tüm duyarlı kamuoyunu Özgür Sevgi Göral'la dayanışmaya çağırıyorum.
İsmail Güney Yılmaz





