
“Erkek sesi duymak istemiyoruz !” sloganı kulağıma çalındığı günden beri feminist hareketle ilgili ciddi sorunlarım var. Ezen-ezilen çelişkisini cinsel sömürüyle sınırlayan (!), sınıf mücadelesine şaşı bakan feminist hareketin, “kadın hakları”ndan ne anladığı aslında, -dört dörtlük bir simgesel ayrımla!- “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü, “Dünya Kadınlar Günü” olarak anmasından bâriz belli oluyor.
İnsan ve ezilen olmak ortak paydamızsa, düşman ortaksa, uğruna mücadele ettiklerimiz özgürlüklerimizse, örgütlenmelerimizin de ortak olmasındaki engel nedir? Kadınların, “erkek sesi duymak istememeleri”nin hayırhâh karşılandığı bir politik yönelimin bizi sürükleyeceği düşünsel iklimde, “heteroseksüel sesi duymak istemeyen” homoseksüellerin; “Türk sesi duymak istemeyen” Kürtler’in ya da “’Stalinist’ sesi duymak istemeyen” Troçkistlerin olumlandığı, normalleştirildiği bir hava yaratılmış olmayacak mıdır? Feminist hareketin kadın özgürlük mücadelesini, emekçi ve devrimci özünden arındırıp, onu salt “tâcizci erkek” retoriği yaratarak tüm erkekleri “öteki”leştiren,”düşman”laştıran söylemi bana Alevî hareketinin 90 sonrasında yaşadığı kırılmayı hatırlatıyor. 80 öncesinde devrimci mücadele içinde yer alan eski tüfek Alevî solcuların, 90 sonrasında devletin de açık/gizli desteğiyle Alevî sorununu tekrar (!) dinsel/mezhepsel hak alım mücadelesine indirgemelerini kast ediyorum. Cem Vakfı, Hacı Bektaş Veli Derneği gibi örgütlerle simgelenen bu hareket, Alevîliği başlı başına bir sorun, devrim mücadelesinin dışında bir mefhum olarak kavrayıp, geçmişin günahını çıkararak (!), devletçe kabul edilebilir bir yapı hâline gelmiştir. [1] Bugün bu söz konusu “flört”le ilgili durum gâyet açıktır –bilhassa da Cem Vakfı’nın pratiği bağlamında bir kritik yaparsak gelinen nokta tartışmaya yer bırakmaksızın negatiftir-.
İşte emekçi kadınlar gününü, bir çırpıda “kadınlar günü”ne çevirip, “sevimli muhalefet”e soyunan feministiler de, devlete/düzene zararsız mücadele çizgisini benimsiyor ve kendileri gibi düşünmeyen devrimcileri “erkek egemen” kafa yapılı “gericiler” olarak nitelemekte bir beis görmüyorlar. [2] İşin daha da trajik yanıysa solda duran kimi yapıların –müzmin kitle kuyrukçuluğu hastalıkları ve hızla liberalleşen politik formasyonları sebebiyle!- söz konusu feminist gruplara verdikleri destek. Bu nasıl bir sınıf mücadelesi anlayışıdır anlamak güç!
Evet, devrimci sol yapılardaki erkek egemen kültür ve bu hareketlerde örgütlü kadınların, “erkek yoldaşları” gibi oldukları, hareket ettikleri, davrandıkları mâlum. Bunu elbette teslim etmek gerekiyor; fakat bu örgütlerdeki, kadınlarla ilgili olan geri yanlara vurmak için de kadın – erkek ortak mücadele edilmesi gerekmez mi? Yoksa feminist arkadaşlar, -devrimci /ilerici/muhalif olması önemli değil- babaları, kocaları, kardeşleri, sevgilileri… Olan erkekleri tamamen dışlayıp, ”topunun köküne kibrit suyu” mantık(sızlığ)ıyla ötekileştirdikleri karşı cinslerinde kendilerine yönelik bir empatiyi nasıl yaratmayı düşünüyorlar? “Düşman”ının sana empatiyle bakmasını beklemek saçma olmuyor mu? Ancak kafasında bir devrim tahayyülü olmayanlardan ortak örgütlenme anlayışını beklemenin safdillik olacağı da açıktır! Tıpkı, devrimci örgütlerdeki “erkek kadın” imajını –haklı olarak- eleştirenlerin, kendi bünyelerinde bir “kokoş feminist” imajı yaratmış oldukları gibi açık!
Ezen ezilen diyalektiği bağlamından soyutlanmış ve iktidar sorununu salt erkek egemen/ataerkil yapıyla kodlayan bir kadın hareketinin sistemle uzlaşmaz çelişkilerinin olmadığı âşikârdır. Bu feministlerin “karnaval” havasında kutladıkları bir 8 Mart da farz-ı misâl TÜSİAD’lı kadınlarca da hoş görülebilir. Ama bu “kadınlar günü”nün ezilenlerin mücadelesinde (üzerine basa basa “ezilenler” diyorum!) pek bir şey ifâde etmeyeceğini söylemek çok da “acımasızlık” olmayacak gibi geliyor bana. Oysaki işçi, köylü, esnaf, Alevî, Sünnî, Caferî, Musevî, Hıristiyan, Kürt, Türk, Laz… Tüm emekçi kadın ve erkeklerin ortak örgütleyip, omuz omuza yürüyecekleri bir 8 Mart, bu günün tarihsel anlamını selâmlama anlamına gelecektir. Kadının özgürlüğü için, cinsel sömürüye son vermek için verilecek mücadelenin, düzen sorunundan, devrim mücadelesinden ayrı değerlendirilebileceğini sanmıyorum… Bu yüzden diyorum ki, beraber yürümeliyiz bu yollarda, erkeğin içindeki öküze hep bir ağızdan “oha!” diyebilmek için!
Biraz gecikmeli bir şekilde de olsa hepinizin Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyorum!
İsmail Güney Yılmaz
[1] Bu Alevîleri “düşkün” ilân edip, Alevî sorununu devrimci mücadele çerçevesinden değerlendirenler de PSAKD’ı (Pir Sultan Abdal Kültür Derneği) kurmuşlardır. Devrimci fraksiyonlarca feminist yapılanmalara “alternatif” olarak kurulan kadın dernekleri de bu bağlamda benzer örgütlenmeler olarak değerlendirilebilir. Bunların başarı ve başarısızlıklarıysa ayrı bir tartışma konusudur.
[2] Devrimci örgütlerin genelindeki “erkek egemen yapı” sorunu ayrıca eleştirilmesi gereken bir mesele. Fakat bir devrimci harekette sırf kadınlarla ilgili olarak sorunlar var diye söz konusu yapıyı tümden gericilikle eleştirmek de asıl niyeti açık eden bir tutum olarak görülmeli. Yani feministlerin niyetinin üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmekle tatmin olmak olduğu söylenebilir. Bir örnekle netleştirmeye çalışırsak bu; bir devrimci hareketin sadece Kürt Sorunu’yla ilgili olarak gerici perspektiflere sahip olması sebebiyle –örneğin yapının Kürt ulusunu tanımakla beraber kimi şoven/Kemalist etkilerden kurtulamamış olması gibi- geriye kalan tüm ilerici özelliklerinin yok sayılıp gerici ilân edilmesine benzer!





