
“
ateşi çalmaya gittim promete'nin dağlara zincirli bileklerinden
geçip buzakesmiş yanardağ ağızlarında uğuldayan rüzgâr mızraklarından
geçip ateşalmış buzul ırmaklarındaki ince su damarlarından
ateşi çalmaya gittim ikarus'un yanık kanatlarını ahi evran çeliğiyle sararak
geçip spartacus'un bir dağ yamacında gömülü duran kılıç ışıltısından
geçip bedreddin'in sıska bir söğüt dalı altında ıslanan rahlesinden
ateşi çalmaya gittim tanrıların yıldırımlarını çelimsiz ellerimle yararak
ateşi çalmaya gittim
ve yenildim, ricat yollarından geri çekiliyorum bayraklarımı toplayarak
gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim
şimdi rüzgâr esecek şimdi mavi bir kuş yaylımı ayışığının kanadında
kirpiklerime üç damla ışık düşürecek, üç damla yıldız ışığı kirpik uçlarıma
şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en güzel vakti demirörgünün saçağında
şakaklarıma üç tel sarmaşık düşürecek, üç asma sarmaşığı şakak duvarlarıma
şimdi rüzgâr esecek şimdi haziran sağnağı dalbastı kirazların şıvgasında
dudaklarıma üç yaprak su düşürecek, üç ırmak yaprağı dudaklarımın kuytusuna
şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en ölüm vakti göğsümün ateş yollarında
gözlerime tuz ölümler düşürecek, üç kök kerbelâ tuzu gözlerimin kovuğuna
gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim
gecede karınca yolları var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim
uzun yoldan gelmişim gökkuşağının ağılı bir tırpanla biçildiği çağlardan
haramiler kesmiş suyun başını., yolların bacını verip gelmişim
uzun yoldan gelmişim ülke rüzgârlarının paslı bir kantarmayla gemlendiği
işgal taretleri dişlemiş kıyılarımı ve ocağımı söndürmüş zabitan
çağlardan ben çapraz asmışım yüreğimin ayasına fişekliğimi.. ilk kurşun zehrini içip gelmişim
uzun yoldan gelmişim dağ ateşlerinin kör bir mavzerle karartıldığı çağlardan
kanlı bir rüzgâr gibi geçmişim ay uçurumlarından ve küle tohum serpmişim
bir çayırkuşları aldanmış harladığım köze bir de o eşkiya dili koyakların
ve askeran kesmiş yolumu hükmüm kesilmiş., nevruz alazlarında yanıp gelmişim
uzun yoldan gelmişim yalnız kuşbazların taş tabutluklarda çürütüldüğü çağlardan
kutsal bir kitap gibi taşımışım koynumda eski söylencelerin ceylan derisine kazınmış umudunu
demişim zeytinin karasında akşam ve başağın sarısında seher
yazılmasın mülkiyetine bir bezirgan zulmetin, avuçlarımdan çatalkaralar uçurmuşum
ve akmış sansaryan hücrelerine ebabil öfkelerimin ince soluğu.. öfkemin adını bilip gelmişim
uzun yoldan gelmişim haziran ateşçilerinin tank setleriyle durdurulduğu çağlardan
bakmışım emeğim üvey evlât ve şerit anama sövmüş ve çökmüş böğrüme duvar
oturmuşum loş bir mahzende kırık bir portakal sandığı üzerine, ışığa bakmışım
ellerime benzeyen eller görmüşüm ve kenetli avuçlarda yarınımın yazgısı
ve abanmışım da bir sabah sağır vardiyalarda sürgünken şalterin kolu
sımsıkı tutmuş alanların kapısını zadegan., adımlarımın diyetini verip gelmişim
uzun yoldan gelmişim kent ufuklarının kuduz bir hırızmayla yırtıldığı çağlardan
derelerim kana kesmiş ve asılmış gözlerimin burcuna üç dağın yaftası
öksüz bir evlât gibi sürüklemişim cesedimi bozbulanık niksar uçurumlarında
duvarlara künyem kazınmış ve adımı okumuşlar radyoda, gülümseyerek dinlemişim
sonra yeniden okumuşum ishakça elyazmamı uzun karartma akşamlarında
öfkeme yeni hatlar çizmişim, çırılçıplak savurmuşum gencömrümü yakıcı buz ışığına
ve saray eşiklerine dayanmışım da yürüyüp dev adımlarla.. çoğalışımın bedelini bilip gelmişim
gecede ateş aylası var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim
uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım
san pus içinde bir çığlıktım aradım kendi yankımı ateş aylalarında
ham bir çağlayı ısırmak gibi birşeydi erteledim gencömrümün kırık aşklarını
sormadım neydi beni savuran o çağ yangınlarının gizemli burgacına
bıraktım çocuk ellerimi dereotlarının gölgesinde yılları ışık hızıyla aktım
ve işledim geçtiğim bıçak yollarındaki çiçek harmanını belleğimin kurşuni fanusuna
uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım
gecede ateş aylası var ve ay değirmi bir bıçaktır ölüm yollarında
uzun yoldan geliyorum gözlerim kararıyor risalesini tuttum tarihin
upuzun yatmışım ranzama cehennem göklerde bir yıldız kadar yalnız
şimdi rüzgâr esecek diyorum şimdi biraz daha dallanacak gözkovuğumdaki çuvaldız
şimdi kum fırtınası kirpiklerimde şimdi bir kök tuz damarı gözbebeklerim
uzun yoldan geliyorum, kaybolmuş sûrelerini okudum eski kitabelerin
içinde her gece bir çölün boğulduğu ve her sabah bir denizi dirilten söylencelerin
upuzun yatıyorum ranzamda ve ay öksüz bir şarkıcıdır ondan dinledim
takdirî tahfife yer yok azamî hadden hüküm giydim
gecede ölüm mahyası var ve ay değirmi bir bıçaktır hücre penceresinde
takdirî tahfife yer yok, yokluğumda tefhim edildi hüküm
çün cürmüm sabit gırtlağıma pas akıyor vur emriyle arandım
upuzun yatmışım ranzama ateş aylalarında bir kıvılcım kadar yalnız
neyi anlatır bir kıvılcımın yalnızlığı diyorum, ömrümce bu soruyu aradım
bir çığlıkla koşuyor arkadaşların yanıtı hasta siempre comandante
bir direnç türküsü ki yankısı düşüyor blokların çatkısına
gecede ölüm mahyası var, kendi damarlarını ısırıyor kanım
uzun yoldan geliyorum ölüm açlıklarının ortasındayım
kanım kendi damarlarını kemiriyor, uzun açlıkların ortasındayım
bir yıldız tozu kadar yalnızım ışıltılı bir yıldızlar kumlasında
çığlığın çığlığa çarparak büyüdüğü çağlardan gelmişim
gece silah sesleriyle inmiş caddelere perdeler çekilmiş kapılar sürgülü
ve gün silah sesleriyle kopmuş da geceden, gece afişlerinin kıyısında durup bakmışım
genç ölüler görmüşüm yaralarına yağmur sızan güzelim ölüler
çocukların oyun taşını kavurmuş toplukırımların rüzgârı
pencereye çakılı gözlerini görmüşüm oğul yitirmiş anaların, iki buz yumağı
ve çığlığımızdan nasiplenen yol yorgunlarını görmüşüm
ışıltılı imgeleri korkuya adamışlar, mırıldanmışlar kendi sarsak acılarını
ben delifişek umutlarla yürümüşüm kırık çitli avlulardan haziran sabahına
ince bir çalıgülü bırakmışım sardunya dallarında ışıyan çiğ tanesine, çıplak ve ince
yürümüşüm ve uzun ölümler ortasında bulmuşum kendimi
çiğ tanesine ateş iklimleri düşünce
gecede ölüm mahyası var bize vaadedildi işkence
beynimin etime zulmü bu bize vaadedildi işkence
upuzun yatıyorum ranzada, bir bir açıyorum belleğimin karıncalanmış yiv huzmelerini
ateşi çalmaya gittim onlardan biri olarak ve onlar için
bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin yitik sûrelerinde
bilincin ete işkencesi bu, upuzun yatıyorum ölüm açlıklarının haziran vaktinde
upuzun yatıyorum adıma hükm'okunmuş çün münkir anılandım
diretmişim uzun geceler bir karartma perdesinin ardında demiraskı ve bakırtel
ölüme kavgaya ve aşka inanıyorum demişim bu yüzden ölümsüzlüğe
bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü öyküm bundan ibaret
boy boy asmışlar beyazcama doksangün enkazı çehremi
çok sayıda yasaklanmış yayın ve dürbün ve matara ve parka ve zahire
etin zayıflığındandır kimbilir uzun gecelerin kararsız bir vaktinde
türkümüzü unutanlar olmuştur damarları kanırtan cereyan cehenneminde
direncimi dipsiz kuyulara attılar allahsız ve kimliksiz ve yoldaşsız bir ceset olarak
ve fakat çoğu birbirini elevermek suretiyle
diye okudular zayıflığımı bültenlerde
bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü öyküm bundan ibaret
upuzun yatıyorum ranzada, bir bir geziniyorum belleğimin kurşunî dehlizlerini
uzun yoldan gelmişim kollarımda zebanilerin kanlı tuğrası
direncin dövmesi saymışım biran unutmamışım boz haki zulmetlerde
ne bir satır mektup ne bir dal ılgınotu ne bir sayfa kitap
bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin haziran vaktinde
uzun ölümlere yatmışım
ilk kardelen buz iklimlerine düşünce
gecede ateş söylencelerinin sesi var bize vaadedildi işkence
ateşi çalmaya gittim onların lânetlenmiş sureti olarak
…………………………“
Otuz küsur yıllık yoldaşım Emirhan Oğuz’un “Ateş Hırsızları Söylencesi” kitabından, aynı başlıklı uzun şiirinden bir bölüm bu…
Şiirle ilgilenenler bilirler; Ateş Hırsızları Söylencesi, aranan fakat bulunamayan bir kitaptı. Nihayet geçenlerde, Kırmızı Yayınları tarafından, Emirhan’ın yeni kitabı “Myndos Geçişi” ile birlikte, ikinci basımı yapıldı.
Emirhan’ın ‘çıtayı epeyce yükselten’ şiiri üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ama itiraf etmeliyim ki, şiirle ilişkisi ‘okurlukla’ sınırlı biri olarak bu iş beni adamakıllı zorladı; yazamadım!
Ve fakat, Emirhan’ın şiirleri üzerine yazılanlara göz atarken, sonbarikatbesiktas sitesinde, bana oldukça samimi gözüken hoş bir yazıya rastladım; bu yazıyı sizlerle paylaşmak isterim.
Şiirsiz kalmayın!..
Sadık Varer
“Ateş Hırsızları Söylencesi, yirmi yıl önce bir ilk kitap olarak yayınlandığında edebiyat dünyamızda önemli yankılar yaratmış; önce Akademi Kitabevi, ardından Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülüne değer görülmüştü. Yirmi yıl sonra Kırmızı Yayınları tarafından yeni baskısı yapılan kitap, yazarın, yine aynı yayınevi tarafından basımı gerçekleştirilen Myndos Geçişi adlı yeni kitabıyla eşzamanlı olarak raflardaki yerini aldı.
Pablo Neruda’nın Canto General adlı kitabından bir alıntıyla başlayan Ateş Hırsızları Söylencesi’nde Emirhan Oğuz, kendi ülke coğrafyasından yola çıkarak özgürlük mücadelelerine sahne olmuş bütün bir ülkeler coğrafyasını dolaşır; özenle, kıskançlıkla “kollektif hafıza”nın şiir yollarında birikmiş izlerini sürer. Ateşi çalmaya gittikleri için lanetlenmiş olanların karanlıklarda yankılanan sesi, öteki kıtalarda Arjantinli Mersedes Sosa’nın “Todavia cantamos” şarkısıyla; karşıda, adalar denizinde, Yunanlı besteci Manos Loizos’un Che Guevara için bestelemiş olduğu “mavi ölüm ağıdı” ile buluşur. İrlanda mezarlıklarında inadına, acı bir türkü olarak söylenen “Asthown road” türküsünün bu topraklardaki karşılığı “axagorn”dur. Gömüt toprağıdır axagorn; ölümün sayıklayan dehşetidir, kara bir çiçektir, Kara Gül’dür, hayatımızdaki, hayatımızın içinden geçen bir şiirdir; zincir, kelepçe ve tüfekle yakalamak için gidenlerin, şair olmadıkları için elleri boş dündükleri, sadakatin ve direnişin şiiri.
Anlatılan, uzun ölümlerin ortasında eşkalini unutmuş bir kuşağın hikayesidir; “her şafak saat beşte öldürülenlerin”, “güneş çiçeklerinin kökleri kurumasın diye yanardağ ağızlarında mağmanın alnına yürüyenlerin” hikayesi. Kitabın hemen başında yer alan,“bu kitapta sen varsın” ithafı, hayatını devrime adamış bir kuşağın hafızasına yapılmış bir çağrıdır aynı zamanda; bir hatırlama, “hatırlamayı unutma” çağrısı ki, kitabın en çarpıcı dizelerinden birinde ifadesini bulur: “yenilmiş savaşçılara yaseminler verin”.
Uzun karartma gecelerinde ishakça elyazmasını tekrar tekrar okuyanların, 15-16 haziranları emeğin kütüğüne zincirlerini kırma provası olarak geçenlerin, nevruz alazlarında yanıp gelenlerin.. sonraki kuşakların da söylemlerine kılavuz edindikleri “ateş hırsızları”nın şiiri şu dizelerle biter:
“ateşi çalmaya gittim… / ateşi çalmaya gittim gizleme ölüm vaktimi ey ateş ülkesi şiiri/ umudun ateş ülkesiyim küllerimin haritasında ateş söylencesi”.





