Lazuri Nena do Kultura

Lazuri Nena Do Kultura

JA slide show
 

Demokratik Açılım - Hikmet Akçiçek

e-Posta Yazdır

Demokratik Açılım ile ilgili yazı dizimizde dördüncü konuğumuz Hikmet Akçiçek. Kendisine gösterdiği ilgi için teşekkür ediyoruz.

Hükümetin açılım konusunda ne kadar samimi olduğu ve neler yapabileceği merakla bekleniyor. Böyle bir açılımın demokratik  olabilmesi, bu konudaki taleplerinin dikkate alınmasına ve bu topraklarda var olan dillere, kültürlere, kimliklere de eşit haklar sunulup gerçekten yaşam alanı açılabilmesine bağlı. Biz demokratik açılımın ülkede konuşulan tüm anadilleri, kültürleri ve farklı kökenden gelen tüm yurttaşları kapsaması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak böyle bir yaklaşım ülkemizde ve dünyada sevgi ve barışı egemen kılacaktır.



Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz?





Demokratik açılım konusunda beklentileriniz ve çözüme yönelik önerileriniz nelerdir?


Asimilasyondan Demokrasiye Mi?


Tarihçe

16.yy dan itibaren Kapitalizmin gelişimi ve yaşanan sanayi devrimi 1789 Fransız ihtilalinin de etkisi ile milliyetçiliğin doğuşunu ve Ulus devletlerin kurulması sürecini başlatmıştır. Bu süreç aynı zamanda egemen olmayan halklar ve dinsel kesimler için de bir asimilasyon sürecidir. Avrupa dahil dünyanın bir çok yerinde ulus devletler oluşturulurken şu veya bu şekilde asimilasyoncu politikalar uygulanmıştır.


Biz tarih bilincinden yoksun bir toplumuz. Daha geçtiğimiz yy. Başında Osmanlı imparatorluğunda meşrutiyetin ilanı döneminde sağ veya sol değişik partilerin programlarında eğitim dilinin Türkçe olduğu ancak her bölgenin ekseriyetini oluşturan halkın dilinde de eğitim yapılacağı yazılıyordu. Ancak uygulanan asimilasyoncu politikalar ve propagandalar sonucu bugün geldiğimiz aşamada bu yöndeki her türlü talep toplumun çok genişçe kesimleri tarafından temel bir insani hak olarak algılanamıyor ve yıkıcı bölücü talepler kategorisinde değerlendiriliyor.


1. Dünya savaşı, ermeni tehciri, 1910-1920 arasındaki 10 yıllık dönemde Osmanlı İmparatorluğunun sahip olduğu toprakların neredeyse ¾ ünü yitirmesi ve o dönemde İslam milleti olarak ifade edilen bugünkü T.C. sınırları içindeki İslam dinine mensup unsurların deyim yerindeyse Anadoluya sıkışması,  arkasından yürütülen kurtuluş savaşı ve kurulan genç cumhuriyetin bir ulus devlet olarak inşası süreci ile birlikte bu cumhuriyete bir millet yaratılması gereği, mübadele, 2. Dünya savaşı öncesi Avrupa’da yükselen ırkçı faşist dalga, varlık vergisi, 6-7 eylül olayları ve soğuk savaş politikaları ülkemizde yoğun bir asimilasyon politikasının tarihsel gerekçeleri olarak kullanıldı. Denilebilir ki, başlangıçta dünya konjonktürü ile birlikte ülke içinde de Kürtlerin bir kesimi hariç İslam dinine mensup halkların büyük çoğunluğu da en azından sessiz kalarak bu politikaların destekçisi oldular. Ve çok doğal bir refleks olan Türk milletinin var olma refleksi; etnik, kültürel, dinsel, toplumsal başka hiçbir aidiyete nefes aldırmayan, siyaseten ahlaksız, dinen de günah kategorisine girebilecek, toplumu bir bütün olarak kirleten, duygularını körelten, dünya gerçekliğinden, temel insani haklardan bihaber hale getiren bir sosyolojik imha politikası, bir Türkleştirme ve Sünni Hanefi İslamlaştırma politikasına dönüştürüldü ve   uygulandı.  Osmanlının son dönemleri ve Cumhuriyet tarihimizin pozitif okumaları  yanında böylesi negatif bir boyutu da vardır.  


Ancak dünya çapında uygulanan asimilasyoncu politikalara karşı son 30-40 yıldır çeşitli tepkiler oluşuyor. Avrupa da, Güney Amerika ülkelerinde ve dünyanın bir çok bölgesinde ulus devletler bünyesindeki değişik halk ve toplumsal kesimlerin, inanç, dil ve kültürlerinin bir hak olarak anayasal  güvenceye kavuşturulması,  bunların insanlığın ortak değerleri olarak görülmesi ve geliştirilmesi için kamusal sorumluluklar oluşturuluyor. En son ve detaylısı Bolivya anayasası olmak üzere çeşitli ülke anayasaları ve Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı bu konudaki düzenlemelerin gelişkin örnekleridir.


Ülkemizde bu süreçten bağımsız değil, uygulanan asimilasyoncu politikaların fiili sonuçları ortaya çıkmaya başladığı için artık itiraz sesleri yükseliyor. Başta Kürt halkı olmak üzere değişik toplumsal kesimler kendi dil, kültür ve inançlarının korunması ve geliştirilmesi, bunların temel insan hakları kategorisinde anayasal güvencelere kavuşturulması mücadelesi veriyor. Çünkü tıpkı insan gibi sosyolojik toplulukların da bir iç ruhu ve yaşama azmi ve iradesi vardır, varlığını sürdürmek için kendisine hayat alanları arar, ölmemek için direnir. 

Temel İnsan Hakkı Mı? Emperyalist Dayatma Mı?

Etnik, kültürel dinsel aidiyete dayalı politik süreçler çok karmaşık süreçlerdir. Olayın bir yandan temel insan hakları boyutu vardır, diğer yandan milliyetçi kesimlerin bu politika ve talepleri dış güçlerin ülkeleri üzerindeki bir oyunu olarak yorumlama eğilimleri çok yüksektir, gerçekte de bu tür talepler emperyalist politikaların aracı olarak da kullanılabilmektedir. Bu bağlamda ülkemizdeki demokratik açılım sürecini Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması emperyalist politikasının bir parçası gibi yorumlamak, bu süreci salt buna indirgemek eksik bir değerlendirmedir. Bu en azından yüz binlerce Kürt insanının, Kürt annelerinin bu güne kadar yürüttüğü  özgürlük mücadelesine haksızlık olur. Yaşanan  tarihsel ve toplumsal bir süreçtir ve bunun mutlaka emperyalist niyetler dışında hükmü olacaktır. Bu anlamda ilgili toplumsal kesimlerden yükselecek demokratik ve özgürlükçü sesler/talepler kısa dönemde olmasa da uzun dönemde hem ülkemizin demokratikleşmesi üzerinde etkili olacak, hem de bu toplumsal kesimlerde kendi dil ve kültürlerinin sahiplenilmesi ve geliştirilmesi noktasında bir istek belki de irade yaratacaktır. Laz Kültür Derneği ve diğer kesimlerden yapılan açıklamalar ve girişimler bu anlamda önemlidir.


Türkiye’de uzun yıllardır kültürel ve etnik aidiyete dayalı demokratikleşmenin mücadelesini yürütenlerin başında Kürtler geldi. Bu mücadelenin faturasını da büyük oranda Kürtler ödedi, ödüyor. Dolayısıyla demokratik açılımın Kürtleri öncelemesini doğal buluyorum. Doğal bulmadığım süreci tasarlayanların gerçek bir demokratik açılım ufkuna sahip olmamaları ve bu ihtiyacın farkında olmamaları veya böylesi bir açılımın işlerine gelmeyeceğidir. Kaygım Kürtlerle ilgili bireysel haklar düzeyinde bazı düzenlemelerle olayı geçiştirmek ve bunu da demokratik Kürt hareketini maniple etmenin bir gerekçesi yapmaktır. Temennim bu çalışmaların hakikaten demokratik açılım olarak gerçekleşmesidir, ülkemizin yararına olan budur.


Devletin bu konudaki yaklaşımı çok muğlaktır. İlgili toplumsal kesimler bu konudaki görüşlerini ifade etmeye başlasalar da, konu henüz yeterince tartışılmadı ve olgunlaşmadı. DTP’nin siyasetine ve taleplerine bakıldığında ise zaman zaman asli unsur gibi ifadeler kullanmakla birlikte Anayasa’da etnisiteye dayalı bir düzenleme yerine bütün kültürleri, dilleri kapsayan bir yaklaşımın geliştirilmesi gerektiği vurgulanıyor ki bu temel olarak doğru bir yaklaşımdır, yürünmesi gereken yol budur.


Neler Yapılabilir?


Yapılması gerekenlerden en önemlisi bu politik sürecin gerçekten katılımcı ve bilimsel kriterlere göre yürütülmesidir. Örgütlü tüm taraflar sürece katılmalıdır, görüş ve önerileri alınmalıdır, akademik çalışmalarla nesnel toplumsal durum tespit edilmeli ve oluşturulacak düzenlemelerde dikkate alınmalıdır.


Demokratik Ve Özgürlükçü Bir Anayasa


Vatandaşlık tanımının değiştirildiği, ülkenin tüm kültür, kimlik, din ve inançlarının diğerlerinin aynı haklarına halel getirmeden kendilerini özgürce ifade edebilmelerini sağlayan, bunları ülkenin bütününü oluşturan değerler olarak gören ve temel insan hakları kategorisindeki bu demokratik ve kültürel hakları güvence altına alan, koruyan ve geliştirilmesinin maddi koşullarını garanti eden sivil ve demokratik  bir anayasa böylesi bir açılımın temelini oluşturur. Ayrıca değiştirilecek özgürlükçü anayasaya paralel olarak siyasi partiler, seçim ve ceza yasalarının da yeniden düzenlenmesi gereklidir.

Ana Dilde Eğitim, Ana Dilin Öğrenilmesi, Basın Yayın Özgürlüğü…


Bu anlamda sadece Kürtçe ve Kürtlerle ilgili düzenlemelerin yeterli ve doğru olmadığını, belirli kriterlere göre, ülkemizde var olan tüm dilleri, kültürleri ve inançları (herhangi birini atlamamak için buraya adları yazılmamıştır) kapsayacak yeni bir düzenlemenin yapılması, devletin bu kültür dil ve inanç gruplarına eşit mesafede olması ve ülke kaynaklarından bu çerçevede ayrılacak payların adil olarak dağıtılması gerekir.  Bu konulardaki düzenlemelerin boyutları farklı olabilir; bazı diller eğitim dili olabilir, Türkçe’nin yanında kamu yaşamının çeşitli seviyelerinde kullanılabilir, bazı dillerin  öğretimi ders programlarına alınır, basın, yayın ve görsel kültürel üretimler kamu kaynaklarıyla desteklenebilir , TV yayını, üniversitelerde kürsü gibi akla gelen düzenlemeler yapılabilir.


Diyanet, Gayrimüslimler Ve Aleviler


Dinsel alanda devlet Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi yoluyla sünni hanefi inancını 5-6 bakanlık bütçesi büyüklüğünde bir kaynakla destekliyor. Diyanetin yetki ve sorumlulukları yeniden tanımlanarak müslim gayrimüslim ayrımı gözetmeksizin ülkemizde yaşayan bütün din ve inançların temsilcilerinden oluşan bir kurum olarak düzenlenmesi, keza din derslerinin  kılıfına uydurulup Sünni Hanefi mezhebinin öğretildiği bir ders olmaktan çıkarılması, ya kaldırılması ya da dünyadaki bütün inançları anlatan inanç tarihi gibi bir derse dönüştürülmesi yapılması gereken düzenlemelerdendir.


Ermenice Ve Hemşince


Bütün bu açıklamalar çerçevesinde Hemşince’ye gelince; Lozan Antlaşması’na göre gayrimüslim Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlarımızın kendi dilleri ile azınlık statüsüne göre eğitim hakları var. Hemşince Ermenice’nin bir lehçesi olduğundan Ermeniceden bağımsız değerlendirmek  mümkün değildir, ancak Lozan anlaşması dil hakkını müslim ve gayrimüslim ayrımına göre düzenlediği için müslüman Hemşinliler Lozan kategorisine dahil değillerdir. Diğer yandan Lozan anlaşmasının azınlıklarla ilgili hükümlerinin ülkemizde gayri Müslimleri bir nevi içimizdeki yabancı kategorisinde değerlendiren ötekileştirici bir uygulaması var. Bunun en tipik örneği Ermeni vatandaşlarımız Milli Eğitim bütçesinden yararlanamamakta Ermenice eğitim veren okulların Türkçe ve Tarih dersleri gibi MEB’den atanan öğretmen ücretleri haricindeki tüm giderleri Ermeni vatandaşlarımız tarafından karşılanmaktadır, ama eğitim ve diyanet bütçesinden yararlanmayan Ermeni vatandaşlarımızdan alınan vergilerde bir indirim yapıldığını duymadık.


Sonuç


Sonuç olarak yukarıda bahsettiğimiz çerçevede bir zihniyet dönüşümü ve ona göre oluşacak yasal düzenlemeler ve uygulamalara sahipdemokratik bir Türkiye, Türkçe’yle birlikte bu topraklarda var olan tüm dil kültür ve inançların kendilerini özgürce ifade etmelerine, korunmalarına ve geliştirilmelerine de zemin olacaktır.

Hikmet Akçiçek


1963 Hopa doğumlu. Mali Müşavir / Finans Yöneticisi. 25 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Hopa Hemşinlilerine ait anonim ezgileri derleyerek, 2005 yılında arkadaşlarıyla birlikte “Vova-Hamşetsu Xağ - Hemşin Ezgileri” adlı Hemşin dilinde söylenmiş ilk müzik albümünü çıkardı. Şimdi Hemşin ezgilerinden oluşacak serinin ikinci albümünü hazırlamakla uğraşıyor.  

 

 

E-posta Üyeliği









anket

Lazca 10 yıl sonra konuşuluyor olacak mı?
 

I lovve nuclear