Obama’nın Başkan seçilmesinden sonra ABD’nin enerji politikalarında ne gibi değişiklikler olacağı merak konusu idi.
ABD’nin Afganistan’ı merkez alarak yürüteceği Orta Asya politikası ile amaçlanan Rusya ve Çin’in stratejik olarak baskı altında tutulmasıdır. Çin’in ekonomik büyümesine paralel olarak bölgedeki siyasal etkinliğinin artmasına engel olmak istenirken diğer yandan Hazar ve Orta Asya petrolleri üzerindeki Rus tahakkümü kırılarak Rusya’nın enerji satrancında önemli oyuncu olma rolü elinden alınmaya yani bölgenin jeopolitik alanına egemen olmasının engellenmesine çalışılacaktı. Bu iki amacın gerçekleştirilebilmesi için SSCB döneminde kapalı olan bölgeyi ulaşıma açmak ve güvenliğini sağlamak gerekiyordu. Bir başka anlatımla bölgedeki enerjiyi ABD elebaşılığındaki emperyalizmin hizmetine verecek olan boru hatlarının Doğu’ya değil Batı’ya, Rus topraklarından değil güvenli bölgelerden yani Azerbaycan-Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Afganistan-Pakistan üzerinden Hint Okyanusuna ulaşması sağlanmalıydı. Böylece enerji zengini Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan yönetimlerinin Moskova’ya bağımlılığı engellenerek ABD elebaşılığındaki emperyalizme entegrasyonu gerçekleşecekti.
ABD’nin bu strateji değişikliği karşısında gelirinin yüzde 80’ini enerjiden sağlayan, enerji tedarikçisi ülkeler üzerindeki egemenliğin devamı için enerji tekeli olmayı sürdürmek isteyen Rusya sessiz kalamadı. ABD’nin 2003 yılında “terörle mücadeleyi” gerekçe göstererek Irak’ı işgaline bir anlamda pasif tutum sergileyerek yeşil ışık yakan ve böylece Irak’ın ABD’nin oyun alanı içinde olduğunu zımnen kabul eden Rusya, ABD’nin yeni Orta Asya politikalarının ne anlama geldiğinin bilinciyle derhal tepki verdi. Çünkü Orta Asya ve onun Batı’ya açılan enerji kapısı Hazar bölgesi ile Kafkasya’yı kendi arka bahçesi olarak görüyordu. Güney akım ve Mavi akım-2 projeleri bu tepkinin sonucu daha da somutlaştı.
ABD bu yeni stratejinin sonucu olarak bir yandan önceliği Afganistan’a vereceğini deklare ederken diğer yandan Avrupalı müttefiklerini Rusya’nın doğal gaz tekelinden kurtarmak adına Rusya’yı by- pass edecek NABUCCO projesini yeniden ısıttı. Amaç Türkmenistan, Azerbaycan ve Irak doğal gazının Rusya toprakları dışında Türkiye üzerinden Batı’ya aktarılmasıydı. Böylece Irak Kürdistan özerk yönetiminde çıkarılan enerji de Türkiye üzerinden Batı’ya taşıtılarak aynı zamanda mevcut Kürt yönetimi finanse edilmiş olacaktı.
Bölgenin ‘İstikrar’ Ve ‘Güvenliği’
ABD’nin stratejik çıkarlarına ulaşabilmesi için enerji nakil hatlarının geçeceği Türkiye’nin ‘istikrarı’ ve ‘güvenliği’ büyük önem taşıyor. Çünkü emperyalizmin enerjiyi istikrarlı bir şekilde temin edebilmesi boru hatlarının geçtiği bölgenin güvende olmasına ve bunun için de Irak Kürdistan’ı ve Türkiye’nin “terörden” arındırılmasına bağlı. Irak Kürdistan’ı ve enerji nakil hatlarının geçtiği/geçeceği bölgelerde faaliyeti bulunan PKK,”güvenlik” ve “istikrar” bağlamında en önemli engellerden biri sayılıyor (2008 Ağustos ayındaki Rus-Gürcü savaşı sırasında PKK enerji nakil hatlarına sabotaj düzenleyip enerji akışını engellemiştir). Bu yüzden de ABD, PKK’nın devre dışı kalmasını, silahlı bir örgüt olmaktan çıkmasını ve legal siyasete girmesini istiyor. Bir önceki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükkanıt’ın da kısa bir zaman önce yaptığı söyleşide kabul ettiği gibi 26 senedir alçak yoğunlukta devam eden savaşın sorunu çözemeyeceği gerçeği de her iki tarafa dayatılmakta. Böyle olunca Kürt sorununun esas olarak dış dinamiklerin baskısıyla barışçı bir şekilde halli alternatifinin gündeme düşmesini yadırgamamak gerekiyor. Diğer yandan Amerika ile Türkiye’nin 5 Kasım 2007’de anlaşmasından sonra Erbil-Washington hattı koptu ve Ankara-Washington hattı güçlendi. Bunda ABD’nin strateji değişikliği yaparak Irak’ın siyasal bütünlüğünü öne çıkarması, Kürtlerden daha fazla önemsemesi belirleyici rol oynadı. Bu politika değişikliği bir noktada Türkiye’nin Kürtlerin “hamisi” olmasını, “müttefik” olmasını da gerektirmekte. Tabii Irak Kürdistan’ın da güç haline gelen PKK’nin tasfiye edilmesi koşuluyla.
Enerji konusunun Rusya’nın tekelinden çıkarılmasının ABD için bu derece önemli olduğu ve Türkiye’nin de enerji terminali olacak olması sayesinde enerjiyi daha ucuza mal edebileceği bir ortamda iç barışını sağlayabilmesi tabiidir ki Kürt sorununun hallini gerektiriyor. Sorunun çözümü bağlamında Ankara’da tek bir devlet olması ve “istikrarın” sağlanmasında en büyük engel Kürt sorununun barışçıl çözümüne direnen, denetim dışına çıkıp çeteleşmiş unsurların tasfiye edilmesi gerekiyordu. ABD’nin desteğiyle düğmeye basılmasıyla bu operasyonda yapıldı-yapılmakta. Son zamanlarda devlet katındaki barış girişimlerin artması en azından bu illegal yapının etkinliğinin önemli ölçüde kırıldığını göstermekte.
21. yüzyıla damgasını vuracak, Ortadoğu, Barents Denizi ve Kuzey Kutbu’nun diğer bölgeleriyle Hazar Denizi havzası ve Orta Asya enerji kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin büyük devletler arasında savaşa dönüşebileceği bu gün artık ciddi ciddi tartışılmakta. Rusya’nın 1990’larda ki idari, siyasi ve ekonomik bunalımını atlatarak yeniden emperyal çıkarlarını savunacak duruma gelmesi, Çin ve Hindistan’ın olağanüstü gelişimi sonucu enerjiye olan ihtiyaçlarının artması bu ihtimali güçlendirmekte. Orta Asya enerji kaynaklarını taşıyacak boru hatlarının doğuya mı yoksa batıya mı akıtılacağı meselesi sömürülen halklar için daha çok kan ve gözyaşı getirecek gibi.
25 05 2009
Ahmet HACALOĞLU K.





