Lazlık Bilincinin Uyanmasına İçten Bir Bakış
Sarigina BEŞLİ
İnsanın düzlem içinde bir tanımı vardır. Ya da insanlar kendilerini bir şekilde tanımlar. Bu tanımlamayla bazen tanımlayanın tüm toplumsal özellikleri hakkında fikir sahibi oluruz. Bazen de tanımlayanın ya da tanımlananın dar bir alanı hakkında fikir sahibi oluruz.
Bugün sen nesin gibi çok genel, bir konumla bağıntısı olmayan bir soruya verilecek ilk cevabım “Ma a Lazi vore” olur. Bu beni tanımlayan ya da en çok tanımlayan cevap olur. Doğru mu? Kendime yeniden soruyorum. “Sen nesin?” Buna tam anlamıyla bir cevap veremiyorum. Ama çoğunlukla kendimi tanımladığım cümle “Ma a Lazi vore” oluyor.
Şimdi bu cümle ne anlatıyor, neye tanıklık ediyor? Herşeyden önce “azınlık” olmayı anlatıyor. Azınlık olmak, yani ezilebilir olmak, taraftar bulamamak, anlaşılamamak, yadırganmak, gülünmek, korkmak, Türkçe’yi iyi konuşamamak, anadilini iyi konuşamamak uzatmayalım, velhasıl kelam kendin olamamak! “E do” nasıl kendin olamamak?
Arayalım.
Samsun’da oturuyorduk. İlkokuldaydım. Memleketim benim için dayanılmaz bir özlemdi. Okulların kapanması yaklaştığında bu özlem işkenceye dönüşürdü. Gizli gizli ağlardım, okul niye bitmiyor diye. Okulların kapandığı akşam hemen yola çıkardık. Ertesi sabah dedem ve babaannem kapıda bizi bekliyor olurlardı. Evden çıkarken annemden bir uyarı gelirdi. “Lazca konuşmayın. Türkçe’niz bozuluyor”. İşte bir ipucu. Lazlar’ın yaşadığı asimilasyonun rengi burada açığa çıkıyor. Resmi ideoloji bu asimilasyon sürecini öyle usturuplu bir şekilde başarmış ki, annelerimiz bu asimilasyona bir şekilde hizmet etmişler. Şimdi bu örneği sadece “resmi ideoloji”yle mi açıklayacağız. Ya da böyle deyip geçecek miyiz? Hayır. Peki ne? Resmi ideoloji üstüne çok şey söylemeye gerek yok, bu şimdiye kadar çeşitli çevrelerde çokça üzerinde durulan ve açıklanan bir konu. Ben bunu azınlık psikolojisi ile açıklayabiliyorum. Ha, resmi ideolojiyi de es geçmiyorum tabii. Peki nedir azınlıkların psikolojisi, bunla neyi anlatmak istiyorum? Şu an bunu formülize edemiyorum –tam olarak-. Ama bir takım ipuçları verebileceğimi düşünüyorum.
Yadırganamaz bir gerçek var ki bir azınlık için hayat hep kendine yabancılaşmayla geçer. Kışın Arteşen’deyim. İlkokul’a yeni başlamış bir çocukla konuşuyordum. Çocuk ilk okula başlayana kadar köyde büyümüştü. Yavrucak şöyle diyordu: “Ben çoydeyken Laz’dum, buraya geldum Turk oldum”. Çocuğun aklı fena halde karışıktı. Köydeyken herkes Lazca konuşuyordu, bir sorun yoktu. Çocuk Türkçe bilmiyor muydu? Biliyordu ama konuşması ve yazması gerekmiyordu. Zaten aptal kutusunu anlamak için Türkçe’yi biraz bilmek yeterliydi. Ama okulda durum farklıydı. Türkçe konuşması, okuması, yazması gerekiyordu. Çocuğun bu durumu kafasında rasyonalize etmesinin formülünü yukarıda okudunuz. Bir noktada yorumu size bırakıyorum. Acı mı, komik mi? Fakat yoruma gerek olmayan, yedi yaşında bir çocuğun diline, çevresine hatta annesine yabancılaşması.
Bir insan daha çocukken yabancılaşmayı yaşarsa, o insan nasıl kendisi olabilir? Sanıyorum azınlık psikolojisi demekle ne anlatmak istediğimin biraz olsun ipucunu verebildim.
Şimdi kendin olamamaya dönelim. Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye kadar öğrencilere Türklük aşılanır diyemeyeceğim, çünkü “aşılamak” deyimi bu durumu açıklamaya yeterli gelmez. İlkokulda biz her sabah “Türküm, ...” diye başlayan bir and içerdik. [Geçenlerde yolda yürürken ansızın bir sesle irkildim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bunun “and içen” çocukların sesi olduğunu fark ettim.Yani bu geri uygulama-bana Nazi Almanya’sını çağrıştırıyor-hala daha var.] O zamanlar çocuk aklımla “Yahu biz her sabah niye bu andı içiyoruz. Türksek Türküz, bunu unutacak değiliz ya.” diye düşünürdüm. Şaka bir yana bu konudaki tepkimi hatırlayamıyorum. Laz olduğumun, Lazca’nın Türkçe’den apayarı bir dil olduğunun farkındaydım. Fakat Türklük’e karşı nasıl bir konumlanma içindeydim hatırlayamıyorum. Kendimi Türk de sanıyordum galiba. “Bir Türk dünya ya bedeldir” cümlesi beni çok düşündürüyordu. Kafamda film yapıyordum bu cümleyi. Bir Türk meydanda duruyor, onun üstüne göz alabildiğince insan kılıçla yürüyor, ama Türk geleni deviriyor, gideni deviriyor. Ne uslu bir çocukmuşum. Tamda sevgili öğretmenlerimin ya da sistemin istediği bir öğrenci gibi. Ama ne yazık ki bu çok sürmedi. Bu konuda kafamda ilk ciddi soruyu benden beş yaş büyük kardeşim uyandırdı. Farkında olmayarak. Kardeşimin bir defteri vardı. Hızlı bir Kemalistti kardeşim, defterinde 27 Mayıs’ın sloganları yazardı. Bir sayfasında Türk genci cesurdur, Türk genci korkusuzdur, çalışkandır gibi insanı gaza getiren ifadeler vardı. Hoşuma gitmişti. Aradan bir kaç sene geçtikten sonra o defteri tekrar karıştırma fırsatı buldum. Bir baktım Türk genci şöyledir, böyledir yazan sayfanın altında bir cümle var: AMA BEN BİR LAZIM. [Vurgu benim.] İşte orada Lazlık duygusu artık bende bilinç üstüne çıkmıştı. Türklük’le hiçbir derdim kalmamıştı, ne olduğumu biliyordum. Ne olmadığımı da.
Liseye başladığım dönemde Lazca’yı sadece ailemle konuşmak bana yetersiz gelmeye başladı. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, herşeyimizi paylaşırdık. Arkadaşım Türk’tü. Doğal olarak Lazca’yı bilmiyordu. Ama ben onunla dilimi de paylaşmak istiyordum. Ona biraz olsun Lazca öğretmeye başladım. O da severek öğrendi. Yıllar sonra karşılaştığımızda arkadaşımın hafızasında hala Lazca kelimeler bulunduğunu gördüm. Sevindim. Lisede –bu konuda duyarlı her Laz gibi - bende Lazca’yı yazıya aktarmaya çalıştım. Üniversiteye geldiğimde Türkçe’de bulunmayan sesler için farklı semboller bulmaya çalıştım. Ama bir sonuç elde edemedim.
Üniversite insanın temel kişisel özelliklerini kazandığı, kendini fırınladığı, neredeyse kendine son halini verdiği bir mekan ve dönem. Benim içinde öyle oldu. Kendimi var ederken Lazlık tartışmasızdı. Politik dönemi yaşıyorduk. Sloganlarımız Türkçe ve Kürtçe idi. Ama ben inandığım değerleri anadilimle de haykırmak istiyordum ve elimden geldiğince de haykırıyordum. Çeşitli anlayışlar tarafından üniversite de bildiriler dağıtılıyordu. Bu bildiriler “Kürt ve Türk Halklarına” ya da “Kürt ve Türk öğrenci gençliğine” diye başlardı. Ben düşünürdüm “Ben bir Laz’ım ve bu bildiri bana seslenmiyor. En iyisi okumayayım.” Yine şaka bir yana da bu durum gerçekten beni rahatsız ediyordu. Bu bildirilerin mantığı “Kürt değilsin Türk’sün” gibi geliyordu bana. Cumhuriyet yönetimi bize Türklük’ü dayatmıştı, şimdi kendime en yakın bulduğum sistem de bana Türklük’ü dayatıyordu. Ve sen yine kendin olamıyordun, çünkü yok sayılıyordun.
1991’de “Lazuri Alfabe” adlı kitapçığın elime geçmesiyle benim için yeni bir dönem başladı. On senelik özlem artık yerini coşkuya bırakmıştı. Mutluydum, çok sevdiğim dilimi artık yazıp-okuyabilecektim.
Şimdi olguyu birey bağlamından soyutlayıp, toplumsal bağlamda ele alırsak, önümüzde yeni bir dönemin var olduğunu görmek hiç de zor değil. Bu yeni dönem bize ne getirecek? Gözümüzü açmaz, kulağımızı vermezsek hiç bir şey! Önümüzde açılan bu yeni dönemde kendi adımıza kazanımlar elde etmek için öncelikle sorumluluk duymamız gerekiyor. Kime karşı mı? Sana bu dili taşımış olan atalarına ve senin bu dili taşıman gereken çocuklarına yani geçmişine ve geleceğine!
OGNİ
Yıl: 1 Sayı: 1 Kasım 1993





